02 Aralık 2009 Çarşamba
Soruyorlar genç nesiller “hiç böyle ‘ahh o eski bayramlar’ dediğiniz oluyor mu?” diye… Olmaz mı? Tabii ki diyoruz… Şimdi bayramlar ya tatil için, ya yurt dışı gezileri için, ya bir çıkar menfaat için yapılıyor da ondan. Oysa benim dediğim 1950-60’lı yıllarda Anadolu’da bilhassa Konya’mızda herkes üretici… Yurdum insanının yüzde 70’ten fazlası tarımla iştigal ediyor. Türk insanı Kurtuluş Savaşı sonrası cıngasından zarar gördüğü bir İkinci Dünya Savaşı sendromu yaşamış, varını yoğunu o savaş yıllarında gelecek için stoklamış… O zorlu çilekeş yıllardan çıkalı 14-15 yıl olmuş… Köylüsü, kentlisi, sanayicisi bir türlü belini doğrultamamış, yoktan var oluyor… Adeta kuru kavaktan düdük çıkarırcasına çalışıp üretmeye çalışıyor; ziraat aletleri yetersiz, tarım ilkel, saban ve öküzle, eşekle yapılıyor. Ama ne var ki o sevecen, o iyi niyetli, o yardımsever, o himayekar Anadolu insanı birbirine sımsıkı sarılmış, kenetlenmiş… Yaptığı her şeyi sadece Allah rızası için, sadece dini mübin ve İslam adına, insanlık adına yapıyor… Başka ülkelerde adı duyulmamış, misali görülmemiş imece gibi bir köylü işbirliği icad etmiş… Yoksulların sadece Allah’ın rızasını kazanmak için elinden tutuyor. Başkaca bir düşüncesi yok. Bir de Anadolu insanı bilhassa Konya’nın kırsal köy ve kasabalarından insanlar akın akın büyük şehirlere gidip canhıraş oralarda ağır işlerde çalışarak kazandıkları ile köyünde-kasabasında aile bütçesine katkıda bulunmaya çalışıyor… Zamanın bütün iletişim zorluğuna ve onca maddi darlıklara rağmen köy ve kasabada bıraktığı ana babasına, var ise eşine ve çocuklarına, hatta ihtiyaçlı yakın akrabalarına bayramlara özel kesesine uygun bir şeyler alıp ya bir gidenle bunları göndermeyi ya da bütün imkânlarını zorlayıp ata-ana ziyareti ve sılayı rahim yapmayı kendine bir görev sayıyor. Hayır, dua alıp tekrar o diyarı gurbetin yolunu tutuyor. İşte 1960’lı yıllarda bunlardan bir tanesi de ben idim. Zaman 1960 yılının Kurban Bayramı. Köydeki çok fakir olan ailem hiç kurban kesmemiş ya da benim aklım erdiğinden beri kesilmemiş evimizde kurban. Her bayram günlerinde köydeki fakir çocukların bayram namazı çıkışı elinden tutup bir zengin evine gitmişim, onlar da yemek ve kurban eti yemişim, baklava ve revani denen tatlıdan tatmışım… İşte bu duygularla o yıl ben de İzmir’deyim. Yer Basmane tren garı civarları, yani İzmir fuarının çevresi. Keselerinde köye gidebilecek parası olanlar hediyelerini bayramlık o jelâtin kâğıda dürülmüş köydekilerin iştahını kabartan kâğıtlı şekerlerden alıp köylerine gitmişler. Ben o hengâmenin içerisinde kendimi bir yalnız, bir hüzünlü hissediyorum ki beraber bir han bucağında kaldığımız köylüm kadir ağabeyim de köye gitmiş, gel de sen hüzünlenme. Kurban Bayramı’na iki gün var; arifeden bir gün önce çalıştığım iş yeri bana da bayram izini vermiş. Ben de köye gidenlerle anama, babama, kardeşlerime gücüme göre hediyeler alıp yanında biraz da para koyup fazla kimseye ağır yük teşkil etmeyecek şekilde gönderdim ama yine de köyden geleli henüz 3 ay kadar olmuş… Sılam-köyüm burnumda mis gibi tütüyor. İşte içerimdeki bu huzur bende bir hüzne ve karamsarlığa dönüşüverdi, aşağı yukarı bütün köylülerim köye gittiler ben de gitsem olur ama daha üç ay olmuş geleli… Üç ayda köye gidersen adamı kınarlar gülerler bu düşüncede var kalbimde. Han odasındasın alışmadığın gurbette çamaşırını yıkayacaksın, söküğünü dikeceksin, yamanı yapacaksın… O yıllarda herkes yamalı elbise giyerdi, köylü kentli pek yadırganmazdı bunlar. İyi bir tarafım ise yemek yapma riskim yok, çünkü çalıştığım yer aş evi. Derken konuya dönelim fuar civarındayım demiştim ya baktım Anadolu’dan kurban satmaya gelmiş kamyonlar kenarlara park etmiş, malların bir kısmını indirilmiş bir kısmı üzerlerinde, etraflarını çadırlar ile çevirmişler. Şöyle baktım kamyonların yüzde70’i Konya plakalı… Eskiden beridir Konya ile İzmir arasında büyük bir diyalog vardır, İzmir’de çok Konyalılar vardı ve şimdi daha da çok, çünkü artık yerleşik, en azı 50 senelik İzmirli oldular. Ha o yıllarda böyle plakalar harf ve rakam ile değil… Sadece ‘Konya kamyon 540’, ‘İzmir taksi’, ‘ Ankara kamyon 320’ diye plakalar var araçların ön arka ve yan kasalarında. Gözüme büyük bir MAN kamyonun levhası takıldı; ‘Konya kamyon 348’ yazıyordu. Kasa kenarında hiç unutmuyorum. Bir ikindi vakti idi, şöyle gülerek muhabbetle yanlarına yaklaştım satıcı Konyalıların. Günlerin haziran ayına yakın olması nedeniyle bilhassa İzmir’de havaların sıcak seyretmesine rağmen kurbanlık satıcıları ve nakliyecilerin paltolu görünmeleri yadırganmazdı. O yıllarda bu günün battaniyeleri ve başka bürünüp sırt ısıtıcı malzemelerin olmaması o günlerin soğuktan korunma geçerlisi olarak ya palto olacak ya askeriyeden eskiyip satılmış askeri kaput olacak ya da kuzu yününden özel olarak yapılmış çobanları yağmurdan, kardan, soğuktan koruyan kepenekler olacak. Ben de o yıllardan kalma bir tecrübemden söz etmek isterim. Büyük şehirlerde olsun, kırsalda olsun büyük baş hayvanlar ve deve filan kurban için pek tercih edilmezdi. Ama zamanın eti lezzetli olan tiftik keçisi ve koç, koyun, toklu gibi küçükbaşlar daha çok kesilirdi, bunun kökeninde ise gerçekte maddiyat mevzubahisti. Şimdi ise büyük baş hayvan kurban kesenler ekonomik yönden daha karlı, hele 6-7 kişilik ortaklar hem etin fazlalığından hem de parasal maddiyatın azlığından bu tercihi yapmaktalar, bir de küçükbaşlara nazaran büyükbaşların et verimi daha yüksek ve bilhassa sığır eti uzun süre evde saklamada da elverişli olduğundan mecburen buna yöneliyorlar. Yere bir tencere bulgur pilavı salıp koymuşlar, dumanı tütüyor. Yanına birkaç kuru soğanı da yumrukla kırıp koymuşlar, çünkü soğanların kesilmediği belli, tandır ekmekleri dizilmiş serginin üzerine, ellerinde tahta kaşıklar, yanlarında kayısı hoşafı da var… Öyle iştahlı kaşık atıyorlar ki pilava. Selam verdim, gülümseyerek bana baktılar ama ağızları dolu idi, selamımı zor aldılar. Orda rahmetli babamın bir sözü aklıma geliverdi. Bazen yemek yerken evimize bir iki misafir geliverse evde fazla yedek kaşığımız olmadığından kaşıkları yanımızdaki ile değişirdik de babam o zaman şöyle derdi: Hadi canım idare ediverin bakalım dokuz aptal bir kaşıkla yemek yeyip geçinmiş de yoldan geçen selam vermiş, ağızları dolu olduğundan selamı alamamışlar. İşte böyle derdi espri olsun diye, ama söz gerçekmiş tabi o yıllarda zaten evlerde kıt olmayan bir şey yok ki, her şey kıt. Neyse adamlara “nerelisiniz emmiler” dedim. Benim cüsseme göre samimi konuşmama baktılar… Beklenmedik bir durumdu onlar için belki. Bir tanesi sorumu cevapladı “Gonyalıyız deliğanlı sen nirelisin bakalım?” “Ben de gonyalıyım.” “Neresindensin?” “Gilissira köyünden.” “Bu Gilisira kaza mı köy mü ni taraf düşüyor?” “Hatıp hatunsaray tarafında.” “Biz bilmeyiz o yanı biz Karapınarlıyız” dediler ama olsundu, Gonyalılar ya yeter, gonuşmaları bile benim sevincime yetiyordu. Yanlarına oturdum, teklif bekliyordum pilava buyur desinler diye, demezler mi? Hemen biri “özlemişsindir bulgur pilavını deliğanlı epeydir buradaysan gel hele pilavdan birkaç kaşık alıvır” dedi. Hemen yanaştım daveti ikiletmedim. Ben de yedim iştahlıca, onlarla biraz sohbet ettik, yanlarından artık ayrılacağım. Kahramanlar semtinde dayım var, onlara misafir gideceğim… Ne kadar yokluklu ne kadar köylü ve yaşım ufak olsa da görgülüyüm. Gurbanlık toklular o yıl seksen yüz liraya satılıyor. Bir tane büyük koç var kenarda, ayağı topal… Sanırım araçta sakatlanmış onu sordum… Adının veli olduğunu öğrendiğim emmiye “bu koç kaç lira veli emmi?” “Sana 50 gayme olur aslanım” dedi. Sonra da Gonyalıca sordu yine “nöğrecen o goçu” dedi. “Dayım gile alıp gidecem yengeciğime sürpriz yapacam hem de gurban kesecem” dedim. Adam başını kenara doğru bükerek bıyık altı bir güldü. Ve yüzüme baktı “olmaz garam olmazzz” dedi. “Neden emmi ben güççüğüm diye mi, yoğsam param yok mu sanıyon, bak ihi 80 liram var valla” dedim. “Yok aslan hemşerim yanlış anlama topal goçlar gurban olmaz da ondan dirim” dedi. “Haa” dedim “öyle ise almam ben 80 liraya bir goç alsam hem cebimde başka param harçlığım kalmaz hem de ele güne karşı rezil olurum. Burası elin memleketi İzmir gibi böyük şehirde” dedim. Ve onların ellerini öpüp hasretimi giderdikten sonra Allah’a ısmarladık deyip akşam vakti dayımla yengem merhumların yanına varıvırdım. Onlara olayı anlattım, rahmetli yengem benim anlattıklarıma bir hayli güldü… Bu işgüzarlığıma dayım ise biraz kızdı ve “bir daha sakın böyle bir şey yapma bana sormadan” dedi. O bayram öyle geçti ertesi sene bayramda ben de eller gibi köye geldim ve getirdiğim para ile babam rahmetli bir kurban aldı… İlk defa evimizde kurban kestik, babam anam hem seviniyor hem de güzel leziz ve yakışıklı görünen kısır keçiyi keserken ikisi de bin bir dua okluyorlardı. Anacığım hemen babamın çıkardığı kurbanın ciğerini tertemiz yıkadı, pişirdi… Kardeşlerimle beraber evimizde ilk kurban kesip yemenin sevincini yaşıyorduk. Şimdi mi haa… Allah’ıma bin şükür çoluğumla çocuğumla, torunlarımla hep birlikte kurban kesmenin, bayram yapmanın mutluğunu doyasıya yaşıyorum. Bu yıllarda da telaşemiz var tabi, artık gençler bu işleri biz tecrübelilere yıkıyorlar, pek umursamıyorlar işleri, gurbanı, bayramı filan… “Nasıl olsa babamız var o alır, pazarlığını yapar” deyip. Biz de eskilerin güzel deyimi ile “bin işçi bir başçı” deyip onları da yanımıza alıp düşüyoruz hayvan pazarına… Biz de büyükbaş kurbanı tercih edenlerdeniz artık; damatlar, oğullar, kızlar, gelinler derken işler yolunda olup gidiyor… Allah sağlık sıhhat verince zorluk vermez inşallah. Bir de şuna şahit oluyorum son yıllarda: Daha kurban kesilirken başımıza üleşen o Konya’nın bazı malum mahallerinden gelen dilenci kadınları başlıyorlar rahatsız etmeye, adamın yapacağı hayrın da ecrini kaçırtıyorlar. Bir tanesi konuşurken şahit olduğum sözlerini aktaracağım sakın şaşırmayın. “Geçen yıl kurban bayramında ben yemiş kilo et toplamışım” diyordu arkadaşına… 10-15 kiloluk bir kurban alıp da kesmek için bütün varını yoğunu harcayan yoksul kesim insanlarının kulağı çınlasın, yazık. Babam merhumun o veciz sözünü yine hatırladım: Aptalın unu tükenmiş köylü çeksin tasasını. “Kurban kesmeyip de başkasının sırtından geçinmeyi adet haline getirenlerin kurban kesenler çeksin tasasını” diyorum insanları da bu konularda uyanık olmaları konusunda uyarıyorum. Ama yine de o eski samimi yılları mum ile arıyorum desem yalan söylemiş olmam, çünkü insanlarda riya yok, sevgi vardı. Saygı ile…
Sevgili okurlarım
02 Aralık 2009 tarihinde yayınladığım ah o eski bayramlar yazımı okuyan Duyarlı bir köylümüz tarafından e mailime gönderilen bir kısa not yazsı ve eski İzmir gönhanında çekilmiş olan köylülerimizin resmini sizinle paylaşmaktan onur duyarak Hasanhüseyin kaynak’ a teşekkürlerimi sunuyorum. Ben bu resimde acizane sol baştaki merhum Ahmet bey gilin halilin oğlu Ahmet Demirel abiden başkasını seçemedim resimde tanıyabildiklerini bana bildirenlere şimdiden teşekkür ediyorum İsmail Detseli İşte yazı ve resim
SELAMUN ALEYKÜM İSMAİL BEY
Ben Kaytaklardan, Sultan Ali’nin oğlu Hasan Hüseyin Kaynak.
Yaklaşık 50 60 sene önce cuma günleri İzmir gön hanında köy toplantısında çekilen resim hemsehrilerimizin toplantı hatırasıdır. fotoyu sitede yayınlayabilirseniz paylaşmış oluruz telefonum 0216 429 33 04 Hasan Hüseyin. Saygılarımla Allhah cc emanet olun.
