10 Haziran 2009 Çarşamba
Köylü çocuğu utangaçtır çalmaz sazı kemanı
Köylü çocuğu utangaçtır çalmaz sazı kemanı
Ağaçlara su yörendi düdük yapma zamanı
En iyi düdüğü yapılan ağaç bizde ceviz ağacı
Bir dilli düdük de ben isterim diye zorlardım
Ben rahmetli babamı
Geçenlerde TV’de mi bir yerlerde duymuştum “Tarkan dilli düdük albümünü çıkardı” diyordu bir magazin haberinde. Acaba zamanın gençleri dilli düdüğün ne olduğunu bilirler mi? Ağaçlardan, otlardan hiç düdük yaptılar mı? “Hiç düdük öttürdüler mi, çaldılar mı?” diye düşünürken eski elleri mahir insanlar aklıma geliverdi. O elleri öpülesi analar, babalar, dedeler; çocuklarını, torunlarını sevindirebilmek için paranın yokluğunda insanların karınlarını bile zor doyurduğu üzerlerine giyecek bir ceketi şalvarı zor buldukları zaman, yani 50’li yıllar “kuru kavaktan düdük çıkardıkları” zamandı.
İşte o insanların yaptıkları marifetli işlerden bazıları: Bizim dilimizde düdük, çok bilinen çok söylenen hatta deyimleşmiş bir kelimedir. Birçok çeşidi de vardır. Metalden, ağaçtan yapılanı cereyanlı yapılanı, akülü yapılanı, kamıştan yapılanı, hatta leylek bacağından yapılanı bile vardır.
Bizim küçüklüğümüzde köyde ceviz ve söğüt ağaçlarına baharla su yörendiğinde yaptığımız düdükler aklıma geldi, bunları bile bizler çok çeşitlendirirdik yaparken. Dilli düdük, top düdük, futtu düdük, borazan düdük, kayısı düdüğü gibi. Ayrıca kamıştan yapılmış -kaval da denilnen- dili düdükler ‘ney’e benzerdi. Yine kamıştan yandan üflemeli kavallar vardı. Köylerde dağlarda sürüsünü otlatmakta olan çobanların sır dostu can arkadaşı asla vazgeçilmezi olan sarı pirinç borudan, hatta kartal bacağından yapılmış ve insanın yüreğine işleyen, ses çıkartan düdükler vardı.
Türkçede sanırım korna, klakson yoktur. Bunlar ne yazık ki Batılılaşma ile birlikte dilimize girdi. Aslında bunların tümünün adı düdüktür. İşte bunun içindir ki çok deyimde, atasözünde geçer. Nasreddin Hoca’nın “parayı veren düdüğü çalar” veya birinin bir başkasına “vurdum mu yumruğu düdük gibi öttürürüm” yahut baba ana dayağı ile ağlayan çocuğa “tamam aldı kayısı düdüğünü eline, çalıp gider” veya “bu da pek mızmızmış canım, söğüt düdüğü gibi ötüyor” gibi pek çok deyimde düdük geçmektedir.
Bu kadar düdükten bahsettikten sonra gelelim bizim eskiden köylerde ağaçlardan yaptığımız, öttürüp öttürüp attığımız düdüklerin yapılışına. Daha önceleri kalabalık çarşılarda gece bekçilerinin, askerde çavuşların kullandığı dilin gerisindeki yuvarlağın içerisinde bulunan dilli düdük, mantarın dönmesi ile fırıl fırıl öterken çok güzel ses çıkarırdı.
Bizim gençliğimizde babamızın şehre sık gelme imkanı olmazdı veya gelirse de bizim istediğimiz düdüğe para ayıramazdı. Şayet köye çerçiler gelir de “aynalar var, taraklar var, el yağları var, sorma şeker var, güzel öten düdükler ve inleyen mızıkalar var” diye köy sokaklarında içerisinde envai çeşit satış malzemesi olan camlı sandığı ile gezerken, şayet evden anamızdan yarım kilo yün veya birkaç yumurta alabilirsek bununla bir düdük alırdık. Ama onu da korkudan zevkle öttüremezdik. Ancak ceviz ve söğüt dallarından yaptığımız kendi elimizin emeği düdükleri serbestçe öttürürdük.
Düdüğün yapımına gelince, başparmak kalınlığında bir ceviz veya söğüt dalını ağaçtan keser, iki budağı arasındaki düzgün yerden iyi düdük olurdu. Üst boğumu kesip attıktan sonra alt boğumun dibinden keskin bir bıçakla yuvarlakça çizerdik. Taş veya sert bir cisimle biraz dövdükten sonra, çizdiğimiz yeri avucumuzla sıkıca kavrayıp sağa sola çevirdik mi o zaten su yörenmiş olan kabuk ağaçtan bir boru şeklinde çıkardı. Çıkan kabuğun ağaç kısmına çeşitli şekiller vererek dilli düdük top düdük çatal düdük yapardık. Sonra da arkadaşlar arasında güzel ve tiz öttürme yarışına girerdik.
Ayrıca “futtu”yu da yine o belli ağaçların daha ince dalından yapardık. Kabuğu ağaçtan ayırır, kabuğun uç kısmını ince ince yumuşatarak bıçakla yonttuktan sonra onu da ağaçsız sadece boru olarak öttürürdük. Ona da “futtu” derdik. Ayrıca daha kalın ağaçtan çıkardığımız kabukları çevirerek zurna şekline getirir, ucuna da o “futtu”yu takıp öttürdük mü oda sanki borazan sesi verirdi.
O yıllar ne güzel ve tatlı yıllardı şimdi hatıralarla yetiniyoruz sadece. Bir de bahar mevsiminde köye yolum düşerse yine düdük yapıp torunlarımı sevindiriyor, mutlu oluyorum. Oysa şimdi çeşitli metallerden yapılmış öyle dilli veya dilsiz düdük var ki çocuklar bile ağaçtan yapma düdüğe heves etmiyor, hatta ağaç düdüğü bilmiyorlar. Ama onun zevkini bir bilseler asla vazgeçemezler. Aslında günümüz insanı belinde çalan cep telefonu ile bir dilli düdük olmuş. Ne dersiniz, yanılıyor muyum?
